5 Aralık 2011 Pazartesi

Seans - 3 -Yüzleşme-

+Yüzüne ne oldu?
-Hayır. G.O.R.A esprisini yapmayacağım.
+Gökberk suratında ki tırnak izlerinin ne olduğunu söyler misin?
-Dün gece. Dün gece hiç güzel şeyler olmadı.
+Kustun mu?
-Kan kustum. Kan kusturdum.
+Kavga?
-Kendimden geçmiştim. Ne yaptığımı bilmiyordum. Bunu yapmaya hakkım yok ama delirmiştim. Herkese rezil olmuşum. Yalanlar. Kaldıramadım.
+Sen mi rezil oldun? Asıl bunu yaparak rezil oldun. O bunların olmasına sebep olduğu için rezil olmadı, sana yalanlar söylendiği için, küçük duruma düşürülmeye çalışıldığın için sen rezil oldun öyle mi? Dün gece ne yaptıysan, sen asıl dün gece rezil oldun. Ondan önce sadece “bekleyen” adamdın. Haksızsın demiyorum ama anlayışsız bir öküz durumundasın artık. Ayrıca sen nasıl bir adamsın? Kaç tane kişilik taşıyorsun içinde? Beraber dışarı çıktığımız gece, ben bu kadar kibar, aklı başında bir erkek çokta kalmamıştır herhalde diye düşünmüştüm. Bunları doktorun olarak söylemiyorum. O gece kadınların dilinden anlayan, şairlerden, filmlerden, filozoflardan konuşan adam, böyle bir şeyi nasıl yapabilir? Sen bu haldeysen… Onu düşünmek bile istemiyorum!
-Böyle olsun istemedim.
+Nasıl olsun istedin?
-Bilmiyorum. Yeter. Tamam. Artık bir şeyde sormak istemiyorum kimseye. Bilmekte istemiyorum.
+Bugün ki seansımız bitmiştir.
-Nasıl?
+Senin tek sorunun nefretin… Hırsın… Kinin… Başka bir sorunun yok. O yüzden bana anlatacağın, benimde sana yardımcı olacağım bir şeyde yok.
-Senin bu tavrının başka bir şeyle de alakası yok değil mi?
+Ne demek istiyorsun?
-Boş ver. Peki. Gidiyorum. İyi günler.


+Tamam, tamam. Sakin olalım ikimizde. Ben neden bu kadar sinirlendim bir anda bilmiyorum.
-Ben biliyorum.
+Tamam. Sigara içmek ister misin?
-Hayır. Ama geçen akşamdan biraz viski kalmış olmalıydı. Bir kadeh alabilirim.
+Kendime de koymalıyım.
-Sen sorma bugün. Ben anlatırım.
+Gerçekten mi?


-Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı oynamayı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi, serseriyi. İyi işleri olan sinekkaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam ben. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık, kan revan içinde, dikiş izli adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; kandırılmış, çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş, yalnız ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, sadakat sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.
+Bunları anlayabilecek kadar iyi bir doktorum.
-Hayata bir daha gelsem kedi olmak isterdim, bütün gün yer, içer, kıçımı yalayıp uyurdum.
+Bir dakika! Kedin. O gece bana kedinden ve uyuttuğundan, bunun senin için ne kadar zor olduğundan bahsettin. Ama daha önce ki seanslarımızda bundan hiç bahsetmemiştin.
-Kedim. Kızım benim. Yaşarken sadece benim değildi. Annesi de çok severdi. O da eminim ki annesini severdi. O ölürken, yani iğneyi ben vururken, annesi artık başka biriyleydi. Öldüğün de sadece benim kızımdı. Düşünsene, bunların hepsi otuz günde oldu. Kızımdan kimseye bahsetmek istemiyorum bu yüzden. Yalnız uyumak en çok o olmadığı için beni rahatsız ediyor.
+Gördüğün her kediyi “Bak kediyi gördün mü?” diye göstermeni anlıyorum şimdi.
-Anlayamazsın.
+Neyse, ben bugün dinliyordum.
-“Tanrı, insanda kötü bir gün geçirmiş olmalı.” demiş Kafka ve eklemiş: "Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinle. Dinleme bile, sadece bekle. Bekleme bile gerçekten sakin ve yalnız ol. Dünya özgürce sunacaktır kendini sana… Maskesinden sıyrılmak için başka seçeneği yok. Huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine..." Ama öyle olmadı. İlk defa, Kafka yanıldı. Oysa bizler ağaçlar gibiyiz. Ne kadar yükseğe ve aydınlığa çıkmak istersek, o kadar kök salıyoruz yere, aşağılara, karanlığa, derinlere kötülüğe.
+Kendini ne güzel anlatıyorsun.
-Kendimden hiç söz etmeyecek kadar soylu bir iki yüzlülüğe sahip değilim. Ama bazı itiraflar daha büyük yalanları saklamak için yapılır. Onu da biliyorum.
+Devam et.
-Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyorum beynimde.


+Biraz daha dün geceye dönelim mi? Neler oldu?
-Aslında dönmemize gerek yok. Zaten kararsızlığın, boşluğun, onu, bunları yapmaya iteceğini, benim de ona güvenmemem gerektiğini biliyordum. Ona bunları yapma hakkını ben tanıdım. Benimle öyle konuşabilme ve davranabilme hakını…
+”Ya ?” dedin di mi? Ya da “ama”?
-Evet. Ama öyle olmadı.
+Şimdi biraz daha iyi misin?
-Vicdan azabı çekiyorum. Ne yaparsa yapsın, bunlar olmamalıydı.
+Çekip gitsen…
-Daha ağır bir davranış olurdu. Ama o şunu unutmuştu: Bir kurbanın yoldaşı o kurbandan daha çok acı çeker. O bunu hesaba katmadı.
+Bir kadeh daha?
-İçkiye hayır dediğim görülmemiştir.
+Al bakalım.
-Aslında samimiyetine güveniyorum biliyor musun? Sanki sana bu konuşmalar için 250 TL. ödemiyormuşum gibi.
+Dışarı da oluğumuz gece için ücret almadım. Biraz kırıcı oldu bu cümle.
-Şunu anlatmaya çalışıyorum. İlkokuldan sonra Galatasaray Lisesi’ne annemi özlerim diye gitmedim. Ortaokul’da Efes Pilsen’e Çıdam’ı özlerim diye gitmedim. Tek tercihimin Keşan Anadolu Lisesi olmasının sebebi Gülşah’ın orada okuyor olmasıydı. Elif’i gördüğüm de Keşan’a yeni gelmişti ve Final Dershanesi’ndeydi. Kendimi Uğur’dan attırıp, Final’e geçmek için kıçımı yırttım. Başardım da. Melisa için tüm dostlarımı karşıma aldım. Diğer Elif’i görmek için, doktorun söylediklerini annemlere söylemeyerek, iki ay daha evde yatmam gerekirken, İstanbul’a dönebilirmişim deyip, Elif’i görmeye gittim. Şimdi düşün doktor: Ben, bu kadınların hiç biri bunları bilmeden, sanki onlar için bunları yapıyormuş gibi kendimi kandırarak bu hataları yaptım. O yüzden bir başka kadının beni iyi edebileceği duygusu bana çok uzak. Ben dayanamam bir gün senin içinde bir şey yapıyormuş gibi kendimi kandırarak bir hata yaparım.
+Yanlış anlayabileceğim bir şey söylüyorsun.
-Gülelim mi?
+Kaç karakterin var senin? Allah aşkına? O gece o kadar eğlendim ki… Çok neşeliydin. Bana söylediklerinden eser yoktu. Süslü cümlelerin hariç.
-Ben geceleri hep neşeliyim. Geceyi seviyorum aslında. Abim “Gecenin şahidi olmaz.” derdi hep. Ben hep o yüzden geceleri delirdim. Ya da sizin de sevdiğiniz gibi, geceleri sevildim. Karanlık çöktüğün de, ışıklar söndüğünde, sende iyi bilirsin ki, ne dost kalır, ne arkadaş. Ne hasta kalır, ne doktor.
+Bunları da yayınlayacaksın değil mi?
-Adımı vermediğin sürece her şeyi yazabilirsin demiştin. Bu yüzden her şeyi kaydediyorum. Hem havalı duruyor. Senin de dediğin gibi, onlarca süslü cümle kullanıyoruz.
+Deri montunu çıkarmama sebeplerinden biri değil miydi bu? “Havalı duruyor.” demiştin.
-Büyümeye ihtiyacım var.
+Çok…
-Hadi büyüt beni. Bunun için buradayım.
+Kimse bu riski almak istemez, seni gerçekten tanıyan. Nasıl olsa ismimi vermediğine göre açık konuşabilirim. Doktor ve hasta sıfatlarını bir kenara bırakalım. Kimse senin hayatında olmak istemez gerçekten. İnsanları dengesizlikleriyle suçlayan sen, dengesizin en büyüğüsün. Sana kaç tane Gökberk gördüğümü anlatayım mı? Burada, kendinden emin, ne istediğini bilen ama bunu dile getiremeyen bir adam, kedi gördüğünde deli gibi koşturup sevmeye çalışan bir çocuk, köpeklerden korkan ama yine de onlarla yakın olmaya çalışan bir çocuk, içki masasına bir bayanla oturduğunda karşısındaki kadının ne duymak istediğini bilen ve ona göre konuşan bir adam, seninde dediğin gibi ışıklar söndüğünde, dört duvarın arasında, her şeyi kapının dışında bırakıp sadece yanında ki kadını mutlu eden bir adam, sabaha karşı uyanıp “Gün doğuyor, sevişelim mi?” diye fısıldayacak kadar romantik, sabah kahvaltı hazırlayacak kadar romantik ama bir gece de, seninle ilgili her şeyi –dün gece ki gibi- bok edecek kadar öküzsün. Şimdi söyle seni gerçekten tanıyan hangi insan seni sevebilir ki?
-Gidebilir miyim?
+Hadi Gökberk. Süslü cümlelerini bir kenara bırak ve kimseyi kandırma. Gerçekleri konuş. Sen hangisisin?
-Hiç biri.
+Öyleyse?
-Yalancının tekiyim. Oyunlar oynayan, insanları kandıran, herkese farklı davranıyormuş gibi gösterip, herkese aynı şeyleri söyleyen yalancının tekiyim. Oldu mu?
+Zor gözüken ama basit adamsın.
-Sende… Kadınsın. Gördün mü? Üstüne gelirsem, saldırırsın. Kedi gibi. Kocaman bir kedi. Her kadın gibi. Çok seversem saldırırsın, çok itersem saldırırsın. Siz kadınlar… İşte bu yüzden, sizleri seviyorum ve nefret ediyorum.
+Öyleyse biraz müzik?
-The End.
+Çok seviyorsun değil mi bu adamı?
-Başaramayacağımı bildiğim halde o olmak isteyecek kadar. Bu kadar alçakça, bu kadar büyük.
+Hadi bana en sevdiğin şarkıları söyle. Hemen. Aklına gelenleri.
-Neden?
+İstiyorum.
-Peki.
People are Strange – The Doors
Riders on the Storm – The Doors
Love Street – The Doors
The End – The Doors
November Rain – Guns’n Roses
This I Love – Guns’n Roses
I just Want You – Ozzy
Metallica’da ayrım yapmam sanırım.
Aslında bu liste böyle akar gider. Bunu neden yaptığımızı anlayamadım.
+Doğum günün için. On birinde tekrar görüşücez.
-Öyleyse, Riders on the Storm dinlemeden uyumadığımı biliyorsun.
+Uykuya dalarken, titrediğini de biliyorum.
-Sanırım bir sonra ki seansımız olmamalı.
+Gerçekten bunu mu istiyorsun?
-İstemezsem ararım.
+Sen meraklı bir insansın.
-Bu sefer böyle yaparak gerçeğin sınırlarını deniyorum belki de. Bakalım neler olacak.
+Hepsi bu mu?
-Evet. Sadece merak. Bu arada, çalışmışsın?
+Kuyruklu yıldız olmak istediğini biliyorum.
-İnfilak etmeye karar verirsem, Pazar günü 11’de ararım.
+Bir daha böyle bir şey göremeyecekse kimse, ben son gören olmalıyım. Bunu hak ediyorum bence.
-Kadın. İyi günler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder