Bende Ordaydım
21 Şubat 2012 Salı
Not
Deli olduğumu söylediler. Ama deliliğin, zekanın en üst düzeyindeki temsilcisi olup olmadığını, görkemli olan çoğu şeyin, ve derin olan herşeyin, hastalıklı düşüncelerden - sıradan aklı feda etmek pahasına yüceltilen ruh durumlarından fışkırarak çıkıp çıkmadığı sorusu hala yanıtlanabilmiş değil.
15 Şubat 2012 Çarşamba
Aşk mı?
Kendinizi aşabilmeniz, ‘hayat bu kadar değil’ demekle
olanaklı. ‘Peki ne kadar’ dediğiniz zaman serüvene girmeniz gerekir. Yani artık
keşfedilmemiş ülkelere, yelken açılmamış denizlere gideceksiniz. Ama orada
büyük fırtınalar, büyük canavarlar karşınıza çıkabilir ve yok olabilirsiniz.
İşte insan kendini güvence altına almaya çalıştığı anda
hesap yapıp, kendi kendini tüketmeye başlıyor. Bunu ikili insan ilişkilerinde
de görüyorsunuz. Dostlukların ve aşkın yaşanamamasının ardında da böyle küçük
hesaplar yatıyor.
-
Yoldan çıkmışlar, çıktıkları için çoktan
varmışlar’ diyorsunuz. Yola çıkmak için günlerce hazırlanamayanlara, ya yoldan
çıkarsam korkusuyla yolculuk yapamayanlara ne diyeceksiniz?-
Yalnız kaldığım zaman, genellikle gece ikiyle dört arasında
mutlu olurum. Televizyonu açarım ama seyretmem. Sesini dinlerim, duvarlara
bakıp öyle düşünürüm, belki yazasım gelir bir şeyler karalarım. Uykum gelince,
‘bu dünya düzelmez arkadaş’ deyip yatarım. ‘Bugün de kurtaramadık dünyayı ne
yapalım’ derim!
Örneğin Nietzsche, hayatı boyunca bunu anlattı. Ama
Nietzsche’yi okuyup karamsar olan adamlar var, onlara sopayla girişmek
istiyorum bazen. Adam demiş ki, ben bir enerji kaynağıyım. Benim insan gibi
insan olabilmem, içimdekilerin olabildiğince bastırılmadan ortaya
çıkabilmesidir. Oysa yaşam buna izin vermiyor, birbirimizi maskelemek zorunda
kalıyoruz. Gerçi Freud medeniyetin temelinin bu olduğunu söylemiş.
Biz de içimizdeki hayvanlığı bastıracağız diye, içimizdeki
insanlığı da bastırmışız. Hâlâ içimizdeki erotik enerjiyle ilişkimizde sakatlık
var. Erotik yanımız ortaya çıktıktan sonra ayıp bir şey yaptığımızı
düşünüyoruz. Onun için vatan millet sakarya, ilim aşkı, sanki hiç eros yokmuş
gibi davranıyoruz, dava adamı kalıbına sığınıyoruz.
İşte bütün bu kalıpların dışında felsefe; çözüm arayanların
değil, soru soranların yeridir, şeytanla muhabbettir. Ne zaman ki şeytan sizi
alt eder, o zaman insan olduğunuzu anlarsınız.
Sevmenin büyük bir bilgelik gerektirdiğini düşünüyorum.
Herkesin birbirinden kolayca nefret ettiği, tiksindiği bir dünya düşünün. Bunu
bireyler arasındaki ikili ilişkilerden tutun da, uluslararası ilişkilerdeki
‘ben seni yerim, sen beni yersin’ gibi Hobbesçu bir dünya düzenini içinde
düşünün. Sevmenin anlamı büyük ölçüde kaybolmuş…
Elbette bu dünyada bilge insanlar var ama bilge toplumlar,
kültürler yok. Oysa bilge kültür ve toplumlara ihtiyacımız var. Maalesef
toplumlararası ilişkiler çok acımasızca, çok hesabi ve insana yakışmayacak
düzeyde birbirinin kuyusunu kazma ve birbirini bir tehdit olarak görme
doğrultusunda yürütülüyor.
Seviyorsak, yaşam enerjisini almada bir ayrıcalığımız var
demektir. Bu ayrıcalığımızı hayata yeniden ödemek zorundayızdır. Seviyorum,
demek ki borçluyum. Demek ki, bana bu sevgiyi olanaklı kılan hayata vermem
gerekenler var. Yılmadan. Korkmadan. Yan çizmeden. Kaçmadan.
Aşkta benim teorim şu; aşk doğuştan hormonlarla ilgilidir
ama aynı zamanda kazanılması, edinilmesi gereken de bir şeydir. Emek ister.
Hormonu iyi salgılayan aşık olduğunu sanabilir, çıldırabilir, azabilir ama aşk
ayrı bir şey. Bir sanat, bir güzellik yaratmaktır aşk. Hıyarların, hamhalat
heriflerin işi değildir.
Diyelim ki kızın birini görüyorum, içime bir ateş düşüyor ve
aşık oluyorum. Yok öyle yağma, böyle beleş bir şey olabilir mi? Ateş düştükten
sonra ne halt yediğine bağlı olarak aşk olur ya da olmaz. Ateş düştükten sonra
o ateşi düşüren kişiye gidip onu söndüreyim hemen diyorsan, orada aşk yoktur.
Ama aşk düştüğünde; kendimizi, hayatı, yaşadığımız kültürü anlamaya ve
dönüştürmeye çalışıyorsak, işte aşk odur. Bize insan olduğumuzu hatırlatır ve
büyük bir sorumluluk yükler.
Aşık olduğum zaman aklıma şu gelmeli; aşığım, demek ki
yapacak çok iş var. Yani sevgilimle pastanede buluşacağım veya bir arkadaşın
evine gidip yiyişeceğiz… Bu da yapılmalı tabi de, yalnız bunu yapıyorsanız aşk
falan yoktur. Yani burada, arkadaşın evine gittik, yiyiştik. Aşka giriş bile
yok, burada yiyiş var. Yani aşk, o yemekten aldığımız enerjiyle bir yere bir
ağaç dikebiliyorsak, bir insana yardım edebiliyorsak, farklı kitaplar
okuyabiliyorsak ancak o zaman gereğini yerine getirdiğimiz şeydir.
Aşk eşittir sevgili değil! İki kişilik de değil, çok
kişiliktir aşk. Bütün dünyayı düşman belleyip, Leyla’yı sevmek değildir.
Leyla’da bütün insanlığı sevmektir.
13 Şubat 2012 Pazartesi
Doğum Günü Yazısı
Uyudum rüyamda..
Uyandım.seni düşündüm
Uyandım yine seni düşündüm
O sabahlarda
İki kez topladım yatağımızı
İki kez esnedim
İki kez yıkadım sefil ruhumun tenini
İki kez kuşandım medeni zırhlarımı
İki kez yedim ikişerden dört zeytini
İki kez yürüdüm yolları
İki kez saçmaladım sabahları, vapurda
İki kez dinledim şarkıları
İki kez kutladım doğum günümü
İki kez sustum
İki kez düşündüm doğum gününü
..
İkinci kez
Doğum günün kutlu olsun.
9 Şubat 2012 Perşembe
Kaybetmek?
Bir gün yine üşütmüştüm..
Hasta oluyorum..
Sabah yine kusarak uyandım...
Herkes saydırıyor tabii:
"Sıkı giyinsen bir şey olmayacak, çok içiyorsun, biraz yemek ye." onlarca cümle.
ben zaten yıllar önce kaybetmiştim aşkta. Annemle aramda ki yaşını farkını düşündükçe…
Hasta oluyorum..
Sabah yine kusarak uyandım...
Herkes saydırıyor tabii:
"Sıkı giyinsen bir şey olmayacak, çok içiyorsun, biraz yemek ye." onlarca cümle.
oysa bir gün herkes anlayacak!
bunun ince giyinmeyle, saçları kurutmamayla, cereyanda uyumayla, havanın derecesiyle, mevsimin farklılığıyla alakası yok!
sen yoksan ben üşütürüm.
o kadar.
Gerçi düşünüyorum da,
7 Şubat 2012 Salı
Sen söylemiştin, ben hiç sevmeyi bilmem ki..
Gelsene.
Valla sorun çıkarmayacağım. Çok şirin olacağım. Aynı
sevdiğin gibi. Saçlarımı da kestiririm. Kirli sakal bırakırım. Yüzünü de
kesmez. Doya doya sarılabilirim böylece.
Hadi be.
Ama gitmemecesine gel.
Sadece “gel” dedin, “geldim” de.
Dur ya, ne diyorum ben? Zaten geldin. Yanımda uyuyorsun.
Beraber uyuyoruz.
Öyleyse sarıl.
Valla itmeyeceğim, söz.
Hadi.
Bırakmamacasına sarıl.
Onu da yaptın değil mi?
Dur o zaman, başka bir şey bulmalıyım. Hiç sorunda yok kavga
çıkartacak. Ne yapsak ki acaba? Böyle mutlu, şirin – şebelek takılsak mı?
He?
Kağıt oynasak? Madonna geliyormuş, gidelim mi? Ama dur ona
daha çok var. Daha erken bir şey bulalım.
Eee şey yapalım. Şey işte.
Bulamadım ya. Off.
Neyse. Tamam. Bulunca ben seni arayacağım.
O zamana kadar yanaklarını sıarım.
O zamana kadar yanaklarını sıarım.
3 Şubat 2012 Cuma
Düşünüyorum...
düşünüyorum,öyleyse varım.oldukça makul.fakat bundan tam tersi bir sonuç,varolmadığım,bir düş olduğum sonucu da çıkar:düşünen bir adamı düşünüyorum.düşündüğümü bildiğim için ben varım.düşündüğünü bildiğim için düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum.böylece o da benim kadar gerçek oluyor.bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor.düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum.öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor.o gerçek ben ise düş oluyorum.
31 Ocak 2012 Salı
Maskeli Balo
Nesine göre ki kıymetin değeri? Yüreğin çömelir, eğilir
boynun. Değeri biçilir, kenara atılır. Kıymetin de çıkarı varsa… Çıkarın elide
dilenir. Her duada Tanrı bin azarladı. Ve bendim, her nazarda pay kapandım.
Zarlarım düşeşti. Eşti madem bu matem. Nedendir tanrı her dem, bu deprem? Bunca
yıkıcı darbe harbe motive etti. Gözümün önüne serdi derdi, ferd-i çıkarın alevi
sardı. Vardı her temelde tek emel. Yalancı dostu aldı karayel ardına ve herkes
maske takmış, suratı sarkmış, yüzünü asmış. Kaç kurtul, balonun kahramanı şeytan.
Bulamacın içindeki tüm yüzler isyanda. Ve değerin değeri kalmamış ve her yarışta
çıkarın adımı önde. Adımı koyarım, adımı saklarım derinde. Adımız hangi kelime,
anımız nerede? Hangi cehennemde yanıyor? Yanımız hep mi boştu? Kanımız kardeş
de oldu neyse…
Yaradan beni dünya arenasına soktuğunda tektim. Her nefesi
soluduğumda hep yektim. Bu ücralarda ben beni mi kaybettim? Ve düşman
kelimesinin anlamını arkadaş sıfatını taşıyanlardan öğrendim. İnsan, insanlığın
hocası durumunda, eli maşalı. Her gün başka derslerde karşımda bambaşka bir
hoca ve de her sınavda farklı notlar almanın psikolojisine adım attığımda
sanırım ilk okuldaydım. Yani çocuktum, yola çıkmış yeni yolcuydum. Ben bu yolda
çok mola verdim, muhabbete daldım, yolumu uzattım. Çok sima tanıdım, ima aldım.
Yüzleri aklıma kazıdım. Adı anıldığında “işte dostum” dedim, adım anıldığında “tanımam”
dedi. Taktı maskesini, yüzünü çevirdi ve sildi kalıcı tüm izleri. Geri
getiremedi zaman eskide kalan anı defterimi. Her sayfada düştü maskesi.
Şimdilerde gözümün içine bakan herkes çıkar peşinde. Takma ifadeler ardına
gizlenmiş tüm fesatlar, hesaplar.. Egoist sevgilerinde saklı rüyalarının
sayılarını… Maskelerinde gizlenmiş tüm yüz hatları, bir zaman selamladı bu
adamı. Ve bu adam unutmadı.
Yanıma aldım kendimi ve yürüdüm ince çizgisinde yolumun. Ortalıkta
görünen herkesin adı yabancı. Herkes kendi maskesiyle dolaşır oldu yanı başımda,
tanımaz oldum yüzleri ve keşkelerle avunur oldum. Düşlerimde gördüğüm yüzüm
benim mi düşünür oldum. Onca maske gözümün içine bakıyor sorgularcasına… Ve
burası hep yabancı, hep yalancı doldu.. Çıkmak istiyorum artık dışarı, bırakın
gideyim kendimi alıp.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
