30 Aralık 2011 Cuma

Belkilere olan inancımızın bitmesi, ölmekten bile daha zor.

İnancımı sorgulayanlarda inançsızlığın özünü görüyorum. Kendimi kime denk koşuyorum ve kim için yoruyorum ruhumu? Sahibi olduğumuz dünya özünde Şeytan’a mı ait, yoksa adaletli Tanrı’ya mı? Daha da önemlisi ben kime inanıyorum? Ben kimi kime yoruyorum. Acının özünde mutluluk vardır dedim yıllarca. Mutluluğun ilk adımıdır acı aynı zamanda. Tamamlarlar birbirlerini ve biri olmazsa diğeri hep eksiktir.

Biz Tanrı’ya inanırız. İnanır ve kabul ederiz. Oysa Şeytan’ı biliriz. Şeytan bu yüzden hep daha cezp edicidir. Şeytan sorgulanabilir, yargılanıp mahkûm edilebilir. Ve aralarında ki en büyük fark vade farkıdır. Tanrı bu dünyada çalışın der. Bu dünya da uyarsanız bana, oturabilirsiniz cennet tahtına. Vadelidir Tanrı’nın ödemesi. Tanrı hesabı mahşerde kapatır. Oysa Şeytan kurnazdır. Nakiti sever. Bu dünyada öder ona itaat etmenin ücretini. Ve hayat, yaşarken her zaman daha katlanılabilirdir. Her konuda demez miyiz: “Nakiti göreyim; öleyim.” Bu yüzden daha bir ikna edicidir. Bilgeler bilgesi.

Bu akşam onun fısıltılarını aşklara yoralım. Bakalım, şeytani bir aşkın varlığına, inanalım. Onun tohumunun anlattıklarıyla. Benim anlattıklarımla!

"Tanrıya inanmayan ateist, kadınlara inanmayan bilgedir.” dedi asiler asisi. Ve yolumdan saparsan görürsün acıların en beterini. Aptal olmak en büyük ihanettir Şeytan’a. Ve aşk aptal eder adamı bir kadın uğruna. Sorgulamadan kabul edersin, aptalca. Tanrıya inanır gibi, bağlanırsın O’na. Mutluluk vaad etti bize Şeytan. “Ama ya heyecanlı olacak, ya huzurlu; seç!” Aşk ikisinin arasında gider gelir. Ve hangisine yakındır bilemezsin. Hissetmeye çalıştıkça, bir yerde tıkanır, bitersin. Kadınlar her ikisini de ister. Ve her ikisinden de nefret eder. Huzurlu bir ilişki can sıkıcıdır, heyecanlı bir ilişki ise yorucu. Kadın, erkeğin bir yerde anlamasını ister, erkek anlamaya kadında karar vermeye çalışırken, her şey biter, gider.

Sevginin özü kötüdür. Bunu ben derim. Sevgilinin de özü kötüdür. Denklem basittir çünkü. “Seni seversem, beni acıtabilirsin.” Şimdi denklemi oluşturalım. Kısaca denklem: Beni acıtabilmek için önce nereye vuracağını çok iyi bilmelisin. Nereye vuracağını bilmek için beni çok iyi tanımalısın. Beni çok iyi tanıyabilmek için sevgilim olmalısın. Sevgilim olman için seni çok sevmeliyim. Sonuç: Seni seversem, beni acıtabilirsin.

“Öldün.” dedi Şeytan. Her canlıya nasip olmayanı tattın. “Öldün ve yeniden doğdun.” Sorgulamalarının yeniden başlaması ve bir çocuk gibi yeniden bir şeylere sarılman bundan. Ve tecrübelerin bir kez daha getirdiği bir sonuç: “Kimse eşit doğmaz.” Ama ben gördüm. Herkes eşit ölüyor. Sanırım şu an ölümün bildiğim en güzel yanı bu. Ve sevmenin ne ölümle ne yaşamla ne de yaşanabilir kılmakla bir ilgisi yok. “Ben öğrettim.” diye bağırdı ateşler içinde olan ve kulağıma eğildi: “Minnet edersen, itaat edersin. Aşkın içinde minnet vazgeçilmezdir. Yolumdan çıkma. Yolunu kaybedersin.”

İnançlarımla, kendimle ve seninle savaşıyorum bu gece. Bu gece tüm iyi niyetlerimi yargılayıp asıyorum. Bu son olsun diyorum. Yan yana gelelim, huzur dolalım. Sonra, belki yanağını sıkarım. İçelim, dolaşalım. Senden, benden konuşalım. Belki… Belki sonra biraz “Biz” den konuşuruz. Biraz susarız. Biraz sataşırız birbirimize, sonra yine susarız. Sonra sabah olur. Sonra belki herşey değişik olur. Belki Tanrı ile Şeytan bile buluşur. Sonra… Belki… “Sonra”lar bitmez. Hep “daha sonra”sını merak ederiz. Sonra belki bir gün geçmişe bakar: “Ee sonra?” deriz. Ben diyorum ki “Buradayım.”, sen diyorsun ki “Olacağım.”. Nerden bilebiliriz ki; bundan sonrasını… Ne demişti:

vaniköy'den suya atlardım çocukken
maskara akıntısı
çengelköy'de bırakırdı beni
yürüyerek eve dönerdim sonra.
...
hayattan başka ne bekleyebilir insan?
atlama cesareti en önce
koy verme bilgeliği
anaforların nirvanasındaki haz, coşku, heyecan ve delilik
kıyıya çıkacak kadar bir aklıbaşındalık ve usluluk
eve dönecek kadar bir sorumluluk ve çaba
ve huzur içinde bir uyku
öğleden sonra
evde.

yaşamak... bir akıntıya kendini kaptırmaktır.
düşünmek ise akıntılara kafa tutmaktır.

28 Aralık 2011 Çarşamba

bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim



bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
şöyle diyebilirim: gece yıldızla dolu
ve yıldızlar, masmavi titreşiyor uzakta
şakıyarak dönüyor gökte gece rüzgarı.
bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim
sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.
kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece
kaç defa öptüm onu sonsuz göğün altında
sevdi beni o ben de bir ara onu sevdim
o durgun, iri gözler sevilmez miydi ama

bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim.
yokluğunu düşünüp, yitmesine yanmakla
duyup geceyi, onsuz daha engin geceyi.
ota düşen çiy gibi, düşmekle şiir cana
ne gelir elden, sevgim onu tutamadıysa.
gece yıldız içinde, o yoldaş değil bana
hepsi bu. uzaklarda şarkı söylüyor biri.
yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca
gözlerim arar onu, yaklaştırmak ister gibi
yüreğim arar onu, o yoldaş değil bana

artık sevmiyorum ya nasıl, nasıl sevmiştim
sesim arar rüzgarı ulaşmak için ona
ellere yar olur. öpmemden önceki gibi.
o ses, ışıl ışıl ten ve sonsuz bakışlarla
artık sevmiyorum ya severim belki yine
ne uzundur unutuş ah ne kısadır sevda
böyle gecelerde kollarıma aldım çünkü
yüreğim dayanmıyor yitmesine kolayca

belki bana verdiği son acıdır bu acı
belki son şiirdir bu yazdığım şiir ona

pablo neruda

Sadece Bir Dakika !

Benden korkun diyen herkes korkaktır. Adımın anlamı gök gürültülü sağanaktır. Tek başınalığı tatsın, sana her gün bayramdır, haktır! 46’yı çerçevele ve çaktır, aklın yolu birdir, aktır aklı, tamtakır, böceklenir akıl, ellerin bakımlı toynaktır. Seni dünyamdan men eden ben, kendini geçir elekten, oldu kaderin kaybeden, ay sende bir kalp var ki haybeden haybeden! Çek ipimi sık ger, bulanır kanserlere akciğer, birbiri ardına yaktığım sigara çividir tabutuma, boş ver, dumanıma doysun her yel. Şahsen, şahikadır yurdum, bunlar senin hüsnü kuruntun, kuruntularınızı taşa oturtun, 3’e kadar sayıp boynunu vurun. Buzdolabı suratın oynarım hokey, uykularını kaçırır L.K., popo üstü zıplardın okey, dıgıdık ,sen tay, alem jokey. Hey hey oynarsın tey tey, düşman sana doğu,batı,kuzey,güney. Beni dinler dersin “aney”.. Kibirler ve vaatler, hey gidi hey.

Gel yamacıma,ulaş amacına. Beni tanı,bana Gökberk derler, adıma hürmetini göster, şeytana yol ver.  Kafası kel olan herkese “tecrübe” mi derler ? Gide-gele yolun sonuna adım adım yanaşırım. Bendimi çiğner aşarım, uçurumun tepesinde sigaramı yakarım.

Ah ...sis...pus..duman ola... Gözümün feri kaça ?

Kaça kaça yolu bitiremedim acaba kaça bileti kısa yolun ? Ama her şey caba. Gösterdiğin çaba? Sığ taştığın kaba. Ben buradayım, alem veba. Dostluğunuzun en âlâ, acemisine lala olurum âlâ. Konuşuyorsun hâlâ, duyguların bâlâ. Gökberk gören âmâ, söküğüne yap yama, yamyam budala ... Tırmala duvarı, yerin çekiç yapımın pisuarı. Uyarı! 1-2-3-4-5-6… Benden tolerans yattı. Benim tepe attı. İçinizde yüzen hain balık denizlerimde battı. Çömezim kartları karıştırdı. Avrupa kıtası aşk yıldızı topraklarıma kaydı. Her gün aynı şarkı baydı. Saydı Gökberk. Sanat esefle kınamanın harici neye yarasın ? Hep biri kuyumu mu kazsın ?

Adınız batsın!

Nemdir gözümün önü. Bu sözü yaz Gökberk... İncitir. Hem fikir olabilir bazısı. Setimi çekerim ama susturamam arsızı. Kap kolu yere devir, hırslı hırsızı. Koş tazı gibi Gökberk,hızını kesme. Gazı sona kökle, hazzı tat bazı bazı. Yaradanım razı gelmiş, aşk yazılan yazı bana, önüme serilen halı kırmızı. Bırak lagalugayı. Bu laklakın sonu yok. Lakırdının dozunu kaçıran ahalimin biletini kessin abe kanım. Anılarımın önemi kalmadı, benim akıl almadı canım.

“Yani Gökberk’te iki şahsiyet mi var diyorsunuz? İki Gökberk. İlki yanağına tokadı yiyince, ötekini uzatan, ikincisi ise bir yanağına tokadı yiyince karşılığını veren Gökberk. Öyle mi?”

Yer beni, bizi. Sakız ettin kokan ağızına bizi, beni. Kınarım seni,sizi. Prize sokarım elinizi. Temizleyin bezinizi, kabullenin şerefsizliğinizi. Dilim kırar belinizi. Birimiz temsil eder hepimizi. Tepelerden izler gözüm hepinizi. Benzi kaçmış kerizi tanı, denize girme yüzme bilmeden, yutar hepinizi. Pisipisine ateşe atma hepimizi, sizden meşhur olan ecnebi tavrınızı çıkarın atın kenara. Gökberk’ledim sizi, kincileri ipe dizin, verin isimlerinizi.

“Hayır. Böyle bir ikilikten söz edilemez. Gökberk tokat da yemez, tokat da atmaz.”

27 Aralık 2011 Salı

Sevgiliydik...

Sevgiliydik.
...
Tüm çabalara rağmen sevgili olmayı beceremedik.
...
Hem o zaten hep bana yüzünü dönerdi. Tersine geliyormuş. Kızamazdım,nasıl da severdim. Arkadan sarılır, omuzunu, sırtını öperdim. Anlamazdı o.. Yine uyurdu. Sarılmazdı. Ama sabahları öperek uyandırırdı. Dudağıma dudağı değdiği an yüzümü saran gülüşü çok severmiş. O yüzden öperdi. Kendi sevdiği için? Benim sevdiğimi düşünmezdi hiç.. Mesela ben otobüslerde cam kenarı severdim. Ama hep o otururdu. Meğersem güneş yüzüme vursun da başımı ona yaslayayım diyeymiş.
Biz iki sevgiliydik.Ama sevgili olmayı hiç beceremedik. Başkalarına da aşık olamıyoruz.
...
Yuvarlanıp gidiyoruz..

26 Aralık 2011 Pazartesi

Seans 5 - Olmaz

+Bir daha geleceğini tahmin etmiyordum ?
-Neden?
+Bilmem. Bir anda kayboldun ortadan ve sonra Azra diye bir kızla ortaya çıktın. Telefonlarıma cevap vermedin. Giderken, en son aşık oluyorum demiştin? Ama sadece sen vardın.
-Saldım yaralı balıkları, misinam çok gergin. İçimden ayrılık şarkıları besteledim ve söyledim.
+Hazır mısın?
-Gidenlerin adımlarını saydım, artık gelene merhaba demeliyim. Ve kimsesi olmalı şu kimsesiz dilimin. Gidenlerin hepsi artık defolup gitmeli ve rahat uyumalı. Kalanlarımla değil gelenlerimle mutlu olmak istiyorum. Hak ettiğimi düşündüğüm de 25 yılın sonunda, sonuçlar hiçte adil değil. Babamla konuşuyorduk doğum günümde, yanımdaydın, “24 yıl neler getirdi, sen hala benim oğlumsun ve sakın bir daha ben ölmeden ölme. Zira herkese dayanırım ama sana dayanamam.” dedi. Ama ben babama “24 yıl benden neler götürdü baba? Bunu düşündün mü hiç?” diyemedim. Karanlıkta aylak aylak dolaşırken mutsuzlarla, aradım ben ışığı. İnsan farklı bir hale geliyor ve gerçekçi oluyor biliyor musun, yaşarken ölünce.
+Anı yaşayan sen, zamanı durduramadığın anda yine kaçacaksın, dişlerini kıracaksın, yumruklarını sıkıp tırnaklarını kıramayacaksın.
-Kocaman bir adamım ben. Aklımda o dört rakam. 1987. 24’ler, 60’lar, 365’ler, 12 ve 52’ler. Hayat dramatik bir matematik. Artık anlıyorum, yaşamalıyım.
+Ruhun hala iki büklüm. Hala kendini hor görüyorsun. Bilmiyorum mu zannediyorsun? Yelkovan’ı okumadım mı zannediyorsun?
-Bende onu diyorum işte. An geldi, işte o an. Vazgeçiyor akrep ve duruyor yelkovan. İnsafa geliyorum, kendime karşı.
+Eskiden beri özlediklerinden ama şu ana kadar kavuşamadıklarından direnci ve inancı kırılan bir insansın sen.
-Yani?
+Zamandan dost olmaz Gökberk. Bazı anlar bazıları seni senden daha iyi anlar. Ama çoğu zaman seni “sen” gibi anlamayacaklar.
-Anlamasın. Sadece beni bir solukta çeksin içine. Kırmızı, mat, solgun dudaklarıyla…
+Sonradan anlarsın bu yaptığın aptallık!
-Gelecek, çılgınlıklar zincirlemesiydi benim için. Geçmiş, göz yağmurlarımı biriktirdiğim sürahi. Kader verdi, bende kabullendim vallahi.
+Gökberk, dalga geçmeyi bırak ve bana doğru düzgün cevap ver. Şu anda şiirimsi sözlerle beni gayet ti’ye aldığını anlayabiliyorum. Çünkü seni sen gibi tanıyorum. Ve sen her kadına şiirler, şarkılar yazamazsın.
-Sana bir hikaye anlatayım: “Bir adam çok sevdiği bir kadına şiirler yazıyormuş. Sonra o kadın ansızın onu terk etmiş. Adam kadının ardından şiirler yazmaya devam etmiş. Daha çok yazmış. Ve günün birinde çok ünlü bir şair olmuş. Yıllar sonra kadının yaşadığı kente gitmiş ve büyük bir şiir dinletisi sunmuş. Dinleti bittiğinde kadın kolunda kocası ile çıkışa gelmiş ve adama ''merhaba'' demiş. Adam ona sıradan bir insana bakar gibi bakmış. Kadın,''beni tanıdın mı ''demiş. Adam, ''hayır tanımadım'' demiş.''Nasıl tanımazsın! Uğruna şiirler yazdığın kadınım ben. Seni şair yapan kadın'' demiş kadın. Adam kadının gözlerine bakmış ve şöyle demiş: ''Keramet sende olsaydı, kolundaki adam da şair olurdu...''
+Eee…
-Yani Zeynepçim keramet Gülşah’ta, Melisa’da, Elif’te ya da ikinci Elif’te olsaydı, hayatlarına giren her adam öyle olurdu. Ben bunları arzulamanın kendisine yazıyorum, arzulanana ya da kadınların kendisine değil. Sana yazdığım yazıyı da o yüzden çok sahiplenme.
+Sanırım artık gitmelisin? Çünkü herkesten topladığın parçalar seni bir bütün yapmaya yetmeyecek.
-Gidiyorum zaten. Peşin ödemiş olduğumuz seanslarım bitti.
+Hoşçakal Gökberk!
-Hoşçakal?
+Bir daha görüşmeyeceğiz.
-Bak, bir yıldız kayıyor. İyi gü…
+Gökberk, şarap, yarım kaldı.
-Ben şarabı hiç sevmem zaten. İyi günler.


24 Aralık 2011 Cumartesi

Terazi

Susmam gerektiği yerde susamamak gibi ciddi bir tavrım var. Bunu ne yaparsam yapayım ya da konu ne olursa olsun üstümden atamıyorum. Hayatla, kendimle ya da insanlarla olan kavgalarımda bu hep ortada. Biri gelir, değer verirsin ama senin ona verdiğin değer, onun beş para etmez bir insan olduğu gerçeğini  değiştirmez. Gülüp, geçemezsin. Geçmek istesen inadına üstüne gelir ve çarpar sana. Gidemediği içindir tüm ezikliği. Mutsuz insanlar böyledir. Mutsuz insanlar girdiğinde hayatına, kendi kocaman mutsuzlukları, senin mutluluğunu örter bir anda. Yanan tüm ışıklarını kaplayacak kadar karanlıkları vardır onların. Ve sen karanlıktan, yalnızlık kadar nefret ediyorsan ama kaçamıyorsan, büyük bir sorun var demektir.

Hiçbir şarkı ya da kitap, senin duygularını anlatmaya yetmez artık. Hayallerin her gün değişir. Mutlu hayallerini unutursun, mutsuz hayallerden de kaçmak için, her gün yeni hayaller kurmaya çalışırsın. Mutsuz insan bunun ondan bir kaçış olduğunu anlamayacak kadar bencildir, dengesiz sanır seni, dengelenirsin. Mutsuz insanlar, kendi gidişleriyle seni depresyon ve çöküntüye soktuklarını zannederler. Oysa sorun değildir. Zaten seni etkileyen şey o insanlara baktığında, onun dışında herkesi görebiliyor olmandır.

Sonra bir gün gelir, mutsuzun mutsuzluğu seni mutlu etmeye başlar. O kadar kafa karışıklığının arasında mutluluk yerine suçluluk duygusunu bulmaları tesadüf değil olsa olsa suçüstü olur, mutsuzlar için. Yakalanırlar, kaçamazlar. Bu bir insanın, diğerine vereceği en ağır cezadır ama, sen kurtulmuşsundur, sonsuz mutsuzluktan.

Bir terazi tüm dengeleri ile alır seni kollarına. Bir tarafa kendini koyar, bir tarafa seni. Fazlalıklarından kurtulmak için, önce kendi dengeni sağlamalısın der. Işıkları kapatır, konuşmaya ve sevişmeye başlar. Aklında önceye ait hiçbir şey kalmadığından emin. Bunu sözlerinde değil, gözlerinde görür aslında. Genel olarak ciddi olmayan yapın, bir anda ciddiyet abidesine dönüşür. Yenmiş tırnaklar uzamaya başlar, çalan şarkılar tam da o zamanı anlatır sadece. İçin için içini yiyen açlık bitmiştir. Çok konuşmaz ama bir cümlesi yeterdir her şeye, söylemese de, “Tüm bu yaşanılanları bir kenara bırakalım. Birer kenar da bize kalsa, iyi bir üçgen olur.”

“Bana söylenenler de anlaşılmayacak bir şey yok, hepsini çok iyi anladım, anlamsız.” der. Artık rahatsındır. Teraziyi dengelemek adına ilk adım atılmıştır: Güven.


Evet, karanlığı sevmiyorum. Karanlıkta sevişmeyi de sevmiyorum. Kim bilir, bu sefer sevebilirim. Aydınlanmak? Karanlığını aydınlatma sözünü veremem belki, ama karanlığı seninle paylaşabilirim ve bundan hiç gocunmam. Denerim. Zaten ben hiç hayallerimde ki kadını aramadım ki. Hayallerimi değiştirebilecek kadını aradım.

Kocaman sözler veremem ben artık. Sana “her şey çok güzel olacak” demiyorum, bu doğru olmaz. Kötü şeyler olacak ve ben her seferinde yanında olacağım. Kusursuz bir ilişki arayanlar, kusursuz bir yalnızlık bulurlar çünkü, biliyorum. Kusursuz olmayacak hiçbir şey .

Ve lütfen, ulaşabileceğim yerlerde saklan. Zira, ben biraz yorgunum..

Yorgun…

23 Aralık 2011 Cuma

kendimizi daha iyi bir şeye dönüştürmek için her şeyi kırıp dökmemiz gerekiyor...

Yıkıntıların arasından yazıyorum. Zamanın ötesinde, çok uzağında bir yerdeyim. Anlam ve kavram yok. Her şey muamma. Toz, duman. Toprağım bol. Şiirlerin, şarkıların, soyutlaştığı bir yer. 
Halı üzerinde emeklerken daha kendi çabamı fark ettim ben. “Ben” her zaman anlamlar abidesiydi benim için. Bana benden başka bir dost varsa bilmem lazımdı çünkü. Gittiğim her yere koca bir “ben” götürdüm. Bu akşamda “ben” yine “ben”im.
Buyrun !
Kendime sataştım. Kendimle harp halindeydim. Hiç kabullenmedim. Bilmek istedim. Her şeyi. Her yeri. Gittim, gezdim, okudum. Şehirlere gittim, kalplere girdim. Kırdım kimi zaman. Ama gördüm. Bilmeye ve öğrenmeye çalıştım. Sobaya dokunmak isteyen çocuk merakıyla.  Çocuk muyum, değil miyim ? Kararımı verdim. Çocukluk harcamadığım paralarımın kumbarasıydı. Yetişkinlik aradığım küçük tebessümlerin buluşma noktası. Hepsiydim. Çünkü ben bir cümlelik bir nokta değildim. Ama bugün öksüz kalan tebessüm çocuklarımın kalbi kırık.
Yıkıntılarımda tarihin yok olmuş tüm yalanları. Rüşvetidir kaderin ilk görüşte aşk. Ve kader tanıdığım en büyük sürtüktür. Kavalyem olsaydı öpebilir miydim ölümü ? Böyle baktım kendime. Böyle sevdim kendimi. Ama hiçbir kompozisyonuma çıkarı virgül etmedim. “Ben”i sevdim, bencilliği değil.
(nefesi bitti sigaramın, yaşama yenisini sokmalıyım.)
Çılgın mı doğmuştum, yoksa fazla mı akıllıydım bilmiyorum; benim dünyam yeryüzüne uygun değildi... Düş dünyasından çıkıp gerçeklerle karşılaşınca tedirgin oluyordum. Toplumun dışında, siyasetin dışında, sporun dışında, camilerin dışındaydım. O günlerde, eğer öyle bir deyim bulunsaydı, " her şeyin dışındaki " denebilirdi bana...
Geldim.
Kime ne? Kim vardı ki? Kim olmasını istedik. Hayat ne getirdi ki, insanoğlu bekledi. Umudu taşıyan kimdi yarına? Umut ki, işkencelerin en büyüğü değil midir? Gelen, kaybettiklerinin hesabını kalbimden çekti,gitti. Limitsizdim. Sesimi çıkardım mı?
Neyse, boşver.
İşleyebileceğim en büyük günah, başkasından nefret etmek değil, ona kayıtsız kalmaktır diye düşündüm, durdum. İnsanlık dışı olmanın özü nefret değil kayıtsızlıktır düşüncesi beynimin gri noktalarına tam anlamıyla yerleşmişti. Kusursuz bir adamım ben, viskiye benzeyen gün ışığının çevresinde. Kusursuz. Hiç düşmanım yok ve hiçbir dostum sevmiyor beni.Çünkü yalnız insan için dost üçüncüdür.
Yargısız bir infazım. Gece yatarken üzerime örttüm yalnızlığımı, sarıldım. Uyudum. Güçsüzlüğüme ve boşvermişliğime inandığınız her zamanda düşünüyordum. İmkanları ve imkansızlıkları. İnanmak istediğine inananları zorlamadım. Duvarımı geçene başımın üstünde yer verdim. Geçmek istemeyenle hiç zaman harcamadım.
Bugün yine böyleyim. Saygım ve sevgim sizin orospunuz olsun, kaygım ve paranoyaklığım benim aşkım!

16 Aralık 2011 Cuma

Yelkovan

yelkovan akrebi vurduğunda yalnız kaldığından habersizdi. akrep öylece yığıldı on ikiye. biraz bekledi yelkovan. kalkmadı akrep yerden. anlamıştı yelkovan, düz ovada engebeli bir yalnızlığın içinde olduğunu. akrebi arkasında bırakıp ilerlerken arada bir dönüp bakıyordu, akrepte en ufak bir kıpırtı yoktu. yalnızlık vardı. bir de hasımlar. korkak adımlarla devam etmeye başladı yelkovan.

yelkovan ilerlerken zor tuttu kendini durmamak için. ama devam etmeliydi. devam edebilmesi için tek yol buydu. devam etmek. birkaç adım sonra yelkovanı bekliyordu ilk düşmanı, ayağa dikilmiş bekliyordu öylece, başı hafif öne eğik, bağdaş kurmuş oturuyordu öylece. yelkovan yavaş adımlarla yaklaştı hasmına, selam verecek oldu, selamsızlıkta ağzını bıçak açmadı. lafa girdi ilk düşmanı; "yalnızlığa hoş geldin, burada zakkum bahçesi yok, engeller var. sorun da şurada, aştığın engeller seni bitirecek olanlar. aşmasan da biteceksin zamanım benim. bitmek için varsın sen. düşman yaratıldık biz. bana "bir" derler. ikidir benim en büyük kıskançlığım. devam et yoluna. zamanın kısıtlı." son cümle yelkovanın en büyük donesi olmuştu. kısıtlıydı yelkovan. acizdi. devam etmeliydi yoluna. yolda bir an daha ilk düşmandan pes etmeyi düşündü. ama tamamlamalıydı bu işkenceyi. kendi işkencesini katlanılır hale getirebilmek için devam etmeliydi. bir an için köşesine çekilip öylece bitirivermeyi istedi.

derken karşısına çıktı ikinci düşman. güvenemedi kendine. düşman girdi lafa. "ikinin diyarına hoş geldin. ben pişmanlığım. akrebim senin için, güneş için ayım ben, gece için gündüz, insanlar için ayrılık. ilk an gelsin aklına. hani akrepsiz kaldığın. onu öylece orada bırakabilmen geldin. bunları hak edensin sen. pişmanlıkların devam edecek öylece, yaptıklarından değil yapmadıklarından pişman olacaksın genelde. "keşke"ler yok burada "neyse"ler var. bu şekilde avut kendini."devam etti yoluna yelkovan. daha konuşuyordu iki. bir an için onu dinlemediğine pişman oldu sonuna kadar. daha sonra ileri geldi aklına. başı dönmeye başlamıştı. biraz da su lazımdı. birkaç ürkek adım attı.

toparladı kendini o sırada. karşısındaki düşman dik duruşluydu. ne bire benziyordu ne ikiye. iyice yakınına sokulmadan girmedi söze ilk büyük düşmanı. sokuldu iyice. o an gelmişti; "kıskançlığa son adımını da attın. ben senin için akrebim, doğu için batıyım ben, toprak için su derler bana, kalem için kağıt. kıskançlık senin için ilerinin en büyük adaletsizliği olacak. sakın tanrıyı kıskanayım deme. ilk kıskançlığındı halbuki bu senin. son olmadı. devam de edecek. seni sevmeyeni kıskanabildiğin zaman yaşayabilirsin huzuru. zor umut." yelkovan ağlamak için zor tuttu. boğazı düğümlendi. tanrıyı kıskanma fikri bile onu çok ürkütmüştü. tanrıdan özür dileyecek oldu, utandı. devam etti yoluna.geriye dönüp baktığında gerçekten "acı" vardı. ne zor bi sınav bekliyordu yelkovanı öyle? bir kaç adım sonra engebeler sıklaştı. ayağı takıldı bi ara, aynı yerde bir kaç adım. yürüdü sonra. sınav zor meslek vesselam. "dört"tü bu sefer karşısındaki. “bana hayal derler. herkes için hayal. artık senin için akrebim ben, ayrılık için yeniden doğuş, ay için güneşim ben, dağlar için bir adımım ben, insan için mutluluk. her şeyin doğası benim. yaşamanızın sebebiyim ben. şu anı hayal edebildiğin sürece huzura ereceksin. şu anda acıdan başka bir şey yok elinde. çıkmazlar için çözümüm ben. bu yolculuğun sonunu hayal edenler kaybetti hep. başında da acı var sadece”. yelkovan öylece kalmıştı. dününü düşündü biraz. acı çekti. kendisini düşünmekten korktu. korku var ya korku, onun hayali de olmaz gerçeği de. sonraki adımı düşünmeye başladı. dayanamıyordu.bi tokat attı kendine.

dışardan da darbe aldı bu tokattan sonra. özdeşim yapmaya çalıştı hayatla. birden karşısına çıktı. “ulaşılmayanım ben. senin için akrebim, hayat için ölümüm ben, nefes için ferahlığım bu diyarda, insan için sükunet. ulaşamadıklarına çamur atacaksın bol bol bu masalda. bu masalda ulaşamadıkların alışamadıkların olacak. alışkanlıklarının ulaşılmazlığı ikimizi de söndürecek ilerde. sahi gençliğin vardı senin. başın da dikti. eğer bir gün o zamanlar gelirse aklına ben de yanında olurum senin. sona ulaşmayı dene artık. devam..”ulaşılmayanları vardı elbette yelkovanın, ilave bir nefesi hiç ulaşamamıştı mesela. sevdiklerine de hiç ulaşamamıştı yelkovan. söylediklerine alışmıştı sadece.

altının sükunetiyle kendine geldi. güldü ilk olarak sessiz sessiz, sonra lafa girdi. “bana sevgi derler. senin için olmayanım ben, siyah için beyaz oldum hep, bana göre nefretim ben, insan için yalanlar. bunca yıl kovaladım seni hep, itekledin beni. hatırlarsın birinde kurşun görmüştün, o sırada ulaşacak oldum sana, sonra akrep kurtardı seni ondan. sevemedin kurşunu. kovalamaktan bıktım ben. itekleme sırası bende artık. git hadi!” yelkovan arkasına baktığında ağlıyordu altı. kendine sarılmıştı. duvarlardaki yazı ilgisini çekti. “şüphe”. buydu özeti aslında, altının olayı buydu, sevgi şüphe demekti.

önüne döndü geri . yedi göründü gözüne. çok çekiciydi yedi. gülerek yaklaştı hatta. dinlenmeye ve dinlemeye niyet ederek çöktü oraya; “hoş geldin, hasret için fazla güleryüzlü yaklaştın bana, en çok acıtanınım ben senin. senin için akrebim ben, gözler için ışığım ben, düşmanlar için huşu derler, ölüler için yaşamım ben, yaşayanlar için ölü. en çok hasret duyduğun şey nedir düşündün mü hiç? ilk nefesini özlüyorsun sen, ilk tık sesinde sadece mutluluğun vardı. tıkandın ama sonradan, hasretler önünü göstermedi bir süre sonra. benden milyonlarca var. daha önce görüştün kardeşlerimle, onlara hasret duyuyorsun şu anda, abileriyim onların, son olarak, toz toprağım ben…” yelkovan öksürmeye başladı, kan geldi ağzından, üzerine karanlık çöküyordu artık, yedi ağır konuşmuştu. geri dönüp derin bir kucak açmak istiyordu yedi’ye. yedi yerinde yoktu. özlemişti yediyi şimdiden. olan olmuştu işte. yine kayıp…

ağzındaki son kanı da tükürdükten sonra göğsündeki acıyı dindirmek için dinlendi biraz. sekizin çığlığıyla kendine geldi biraz sonra. “ölüyoruuuuuum!” hızla koşmaya başladı sekiz’e doğru. son adımında yere takıldı ve “ölen sekiz” in dizleri önüne düştü. gülmeye başladı sekiz pis pis. “sahte den de başka bir hoş geldin bekleyemezdin değil mi? bak bana, altım ve üstüm sahtedir benim. senin için mutluluk oldum artık, gülümsemeler için hıçkırık olurum, sahibiniz için nefretim ben, aşk için nihayet oldum sonunda da. nihaventten girdim hayatına senin, ilk ağlaman da sahteydi, şimdiki ağlaman kadar. neşelerinden bahsetmiyorum. hayallerin bile bendim senin. varlığın da bendim senin, yokluğunda yanında yokum sadece. orada sadece birimiz varız, tanışırsın elbet.” birden ayakkabı buldu birkaç vuruş ileride bir çift, aşınmış ayakları çok sevindi buna. ayaklarını geçirirken farketti ayakkabıların buzdan olduğunu. birkaç nefeste eridi ayakkabı. yelkovanın göz yaşları geniş boynundan süzülerek ayaklarına düştü, yandı ayakları yelkovanın. artık dizleri üstüne çökme vakti gelmişti.

zor da olsa vardı dokuz’un başına. “umudun kalmadı hiç. yanlışlarından dön. ben senin umudunum, akrebim ben, hasret için mutluluktum ben, yalnızlık için sahte olurum. çocuklarım onlar benim. bizlerden sıkılma. yok olsak da varrız yanına kısa zamanda. bir dost edinmiştim bir zaman, adı “anlam”dı. anlamımı buldurdu bana o. kendimin farkına vardım. o zamanlar ben de acizdim. hala acizim. ama bak bana, kendim oldum en azından. kendin olmakta fayda var. yaşadığın hayatta mutluluğu değil kendinliği kovala. öyle yapanlar kazandı hep. git artık. bulacağım seni. çok sonra.” bu sözler yelkovana gelecek vaad etti. geleceğe yürümeye başladı yelkovan adım adım.dolmuştu iyice, eski deliliği de yoktu artık. sadece dolmuştu. birden ışıklar söndü. sağı solu eliyle kontrol etti. hiçbir yeri göremiyordu. emekleyerek el yordamıyla devam etti. ilerledikçe derin ve pis bir koku geldi burnuna, elini attığı ondan başkası olamazdı, ölü gibi bir ondu bu. ölü gibi kokan ölü gibi bir on. ondan ses çıkmadı. merhabalarına cevap alamadı yelkovan. devam etti. ileride ışıklar açıldı tekrar. yalnızlık yerde yatıyordu. onu boğazlamış bir yalnızlıkla beraber. onbirin anlamıydı bu, şimdi daha net. yalnızlıklarla ilgili aklına geldi hemen şu söz “ ben kıskançlığım, ileride ben senin kurtarıcın olabilirim”. yalnızlıklar yalnızlıklarını kıskanarak birbirlerini telef etmişti. ikisi de yerde yatıyordu. kıskançlık onlara pahalıya mal olmuştu. artık ikisi de hiçbir zaman yalnız olamayacaktı. “yalnızlık” isteği ikisini de yerle bir etmişti. yalnız olmayan bir çift yalnızlık, gülümsedi yelkovan. yalnızlıkların üstüne basarak ilerledi on ikinin yanına, derken “o”nu gördü. akrepti orada öylece oturan, hesap vaktiydi.

yanına geldi akrebin, tam yanına. derken hesabın ağırlığını gördü. veremedi hesabını. sıktı kafasına. öldü, tekrar dirildi, öldü, tekrar dirildi. mermi bitti yaşam bitmedi, mermi bitti akrep bitmedi, tabancalar bitti, şakaklar bitti, akrep bitmedi. hesabım ağırlığını düşünerek üzerini değiştirmek üzere sıcak odasına girdi daha sonra, hesaba hazırlanacaktı sıcak odasında. oda çok ama çok sıcaktı…

14 Aralık 2011 Çarşamba

gitmek cesaret ister ufaklık..

"gitmek cesaret ister ufaklık. gidecegin yer neresi olursa olsun, sevdiklerinle arana mesefe girince varış yerinin hiç bir anlamı kalmaz. vedalaşmakta zor iştir biliyor musun? oturursun geminin kıçına. bakarsın sevdiklerine, gittikçe ufalırlar, ufalırlar, kaybolurlar... o zaman anlarsın işte vedalaşmak asıl kalana değil, gidene koyar. 100 defa söyledim sana hüzünlü değilim, mizacım böyle. bak şarabımla beraberim. çocukluğumdan beri hayaller kuruyorum; şarabımdan ayrılmadan hemde. ben şarabımdan ayrılmıyorum. o da bana bunca gidene rağmen hala hayal kurdurtmaya devam ediyor. ne olmuş yani büyük adam olamadıksa? hayallerimizi satmadık ya ?"

14.12.2011 12.41

Bana kalan neydi bilmiyorum. Yabancılaşan aynalar, sigaralar, kahveler, biralar ve hayatlar. Baskı, sevgi, aşk, sadakat, saygı ve ihanet. Yapmacık maskeler ardına saklanmış yüz hatları… Ağlamaklı hayallerden kurtulduk işte. Umutsuzluklarımızın yerini, gülücükler almaya başladı. Aklıma gelmediklerinde, kalbimde arardım kaybettiklerimi. Şimdi çoğunun aklıma gelmediğinde nerede olduğunu bile bilmiyorum. Öldürücü darbeler yavaş çekimde sahnelenirdi filmlerde. Her şey yavaşladı bir an ama her şey daha hızlı sanki şimdi. Tutamıyorum gibi. Koşamıyorum gibi. Susuyorum ama konuşuyorum gibi. İsterseniz cümle sonlarında ki noktaları kaldırıp sevişebiliriz hey insanoğlu! Evet, bunu yapabiliriz. Ya da satırbaşlarında buluşabiliriz. Sadece bir kelime yetmez mi bunun için? Sadece küçük bir his? Ama yapamayız değil mi? Çünkü biz birden fazla kişiyi aynı şarkı da hatırlayacak kadar sahteyiz. Evet. Evet. Öyleyiz. Hayat bir anda aşık olunacak kadar kısa ama mutsuzluğun her dakikası yıl gibi gelecek kadar uzun.
“Hey! Hadi! Kalbini aç. Eve dönüyorum.”
Bu cümleyi kurmak için insan ne kadar uzun saniyeler bekler. Kuramaz. Hep bir şey tutar işte. Hepimiz koca birer pinokyoyuz ve ateşle oynuyoruz. Yanacağız. Takılmayan lan artık o şarkılara, kaçmasın uykularınız. Genel olarak ciddi değiliz zaten. Her şey bir ana ait sadece. O kadar. Geçiyor ve değişiyor.
Siz “Arada Bir” çevirin yüzünüzü gökyüzüne, yaşamak adına nefes alın. “Bazen” bağırın. Yapabilirsin, duyurabilirsin sesini O’na. “Dün Gece” çok mutluyduk, derin bir neşenin sonu ise sabah kalkınca kocaman bir baş ağrısı. Şimdi kalbim sıkışıyor. Ama yapabilirim, duyurabilirim sesimi. Yapmıyorsam, korktuğumdan değil, “Hayır” ı duymayı sevmediğimden. Zaten en çok “Evet” korkutmaz mı insanı?
O kadar güzel acı çekiyorduk ki, uyandırmaya kıyamadım bizi. Şimdi uyanma vakti. Kalkın. Sabah oldu! Ben canımın istediğini yapmanın hiçbir zararını görmedim. Sende görmeyeceksin. Kim olduğumuzun ve ne olduğumuzun bir önemi yok.
Kalbime dokunun!
Dokun.
Hadi.
-Halen yaşıyor.

12 Aralık 2011 Pazartesi

Seans 4 - Bazen


+Hoş geldin Koca Adam.
-Nasılsın?
+İyiyim, sen nasılsın?
-Bunu kim olarak soruyorsun?
+Psikiyatrisin.
-Daha iyiyim. Her geçen gün daha iyiye gidiyorum. Bunu sende görüyorsundur, öyle değil mi?
+Yol hiç bitmez Gökberk, sadece geride kalır bir kısmı. Senin iyileşme sürecinde böyle devam edecek. Her geçen gün daha iyi hissedeceksin ama bir yandan hep bir kötü olacak içinde.
-Sana ne anlatmam gerekiyor bilmiyorum. Sürekli beraberiz nerdeyse. Sanki artık anlatacağım bir şey yokmuş gibi hissediyorum. Hayatımın tamamen içindesin zaten.
+Bundan rahatsızlık mı duyuyorsun?
-Asla! Ama bazen sorular soruyorum yine. “Neden?”, “Ne alaka?” vb. gibi. Çünkü anlam veremiyorum. O kadar hızlı oluyor ki her şey.
+Belki de korkuyorsun.
-Belki de.
+Bitecek diye korktuğun güzel filmleri, yarıda bırakışından anlaşılıyor zaten. Ama biliyorsun, hayatında ben ya da bir başkası hangi sıfatla bulunursa bulunsun geçecek. Az önce de söylediğim gibi, belki bir kötü his kalacak ama yol bitmese de, sen yolunu her zaman kat etmeye devam edeceksin.
-…
+O zaman kafamızı biraz dağıtalım. Güzel bir doğum günü geçirdin bence. J
-Evet. Son dönemler de geçirdiğim en iyi doğum günlerindendi sanırım. Sayenizde gün aşırı pasta üfledim. Çok eğlendim.
+Denizle sahneye de çıktın.
-Haha. Evet. Nasıldım ama? Gerçi nakaratta biraz sıçtım ama olur o kadar.
+Merak ediyor musun hala?
-Neyi?
+8 Aralık’a geçtiğimiz gece seni arayan özel numarayı?
-Etmiyorum. Beni kimse özel numaradan aramaz ki. “Patavatsızın biridir” diyorum.
+Emin misin?
-Eminim. Eğer bunu psikiyatristim olarak soruyorsan, değildi tabii ki. Aramayacağını zaten biliyordum. Arasaydı çok şaşırırdım. Kaldı ki açar mıydım, açmaz mıydım onu da bilmiyorum. Yok, bunu Zeynep olarak soruyorsan, kim olduğu neyi değiştirir ki? Önemli olan, o anda yanımda kimin olduğu değil mi? Sen vardın, Hande, Duygu, Deniz ve birkaç kişi daha. Ben zaten kalabalıklardan hoşlanmam. Hande ile Duygu “Doğum gününde nasıl bir şey istiyorsun Mc?” dediklerinde, ben zaten ne istediğimi söylemiştim. “Ben kimseye git ya da kal demedim. Hayatımda bundan sonra yanımda olacaklar olsun, yeter. Hediye, pasta falan istemiyorum. Ama alırsanız da hayır demem tabii.”
+Hande ve Duygu ile olan ilişkine gelelim mi biraz?
-Tabii ki.
+Dinliyorum.
-Ne anlatacağımı bilemedim. Ama bu da çok hızlı oldu. Bir anda yan yana bulduk kendimizi. Ortada ben, sağımda Hande, solumda Duygu. Ama sırt, sırta veren insanlar. Onları gerçekten seviyorum. Bir de Mary imiz var tabi. Geceleri Hande’yle, sabaha karşı da yanıma gelip, benimle uyuyor. Aslında uyumuyor, uyutmuyor.
+Beni şaşırttın.
-Neden?
+Güvenebiliyorsun.
-Onlarla dağa tırmansam, beni o dağın tepesinde yalnız bırakacaklarını bilsem…
+Yine de tırmanır mıydın?
-Tırmanırdım!
+Yalnızlık ve terk edilme korkundan dolayı olabilir mi bu?
-Ben hiç yalnız uyumadım. Kimse yoksa hayaletleri vardı. Acı verende onlardı. Hani benim bir cümlemi çok sevmiştin: “Dokunamazsın hayaletlere.” Onlar, hayatımda kimsenin olmadığı kadar gerçek. Benden bile daha gerçekler. En başından beri onları dinleseydim, belki şu an burada bu konuşmayı yapmıyor olabilirdim. Gerçi pişman değilim, seni tanıdım. Ama bana “keşke” dedirtecek kadar gerçekler ve hayatımdalar.
+Peki sen…
-Bir dakika. Bir dakika! Aslında kafamda ki dağınıklığın sebebini sana açıklayabilirim. Doğru cümleleri buldum sanırım. Her şeyi biliyorsun hakkımda. Beni belki de benim tanıdığımdan daha iyi tanıyorsun. Seninle konuşmaya başladığımızda işlerin bu noktaya geleceğini hiçbir zaman düşünmemiştim. Aklıma bile gelmezdi. Bu yüzden hiç düşünmeden sana anlattım her şeyi. Ve sen artık benim canımı nasıl yakabileceğini çok iyi biliyorsun.
+Ama seni nasıl mutlu edebileceğimi de çok iyi biliyorum. Senin bakış açın bu. Karanlık ve kötü.
-Kadınlar beni asla yanıltmadı. Sana güvenmem için tek bir sebep?
+Sen, neden sevdiğini bilmeyecek ve düşünmeyecek kadar çok sevmiştin; şimdi neden güveneceğini mi sorguluyorsun?
-Sorularıma soruyla cevap vermezsen daha sağlıklı bir iletişim kurabiliriz.
+Seanstayız Gökberk. Ve burada doktor benim.
-Bende bunu diyorum işte. Kaç tane daha ben yaratabiliriz? Şimdi hasta Gökberk, Koca Adam Gökberk. Sırada ne var? Sevgili? Eski hasta? Erkek? Sıkıcı anlıyor musun? Her giydiğim kıyafetle ayrı bir ben olmak çok sıkıcı.
+Kabul edelim, böyle olmayı seviyorsun.
-Hastalıklı bir ergen gibi görünmeyi mi?
+İlgi duyulmayı, hissetmeyi... Sevilmeyi. Düşünülmeyi.
-Bunu herkes sever. Sen sevmiyor musun?
+Senin kadar değil.
-Yani bilmiyorum, “Yine de sen daha iyi bilirsin.” tabii.
+Hahahaha J O kadar çabuk pes ediyorsun ki senin için çabalayamıyorum.
-Sıkıcı.
+Sarhoşluktan olabilir mi?
-?
+Yaklaşık bir haftadır belki on gündür sürekli içki içiyorsun. Gündüz ilacını içiyorsun, geceleri içki içiyorsun. Ayık olduğun bir saat bile yok nerdeyse. Bu da seni hissiz yapıyor. “Bu gün de geçti, yarını yarın düşünürüz.” diyorsun.
-Ayıkken sarhoşmuşum gibi.
+Öyle olmak istiyormuşsun gibi.
-O değil de, Uykumda yürür müsün?
+Anlamadım.
-Aklımdan ne geçiyor bilmiyorum ama zaman geçmiyor.
+Anlayamıyorum?
-Biri bana unutmam gerekenleri artık kendime hatırlatmamam gerektiğini söylemeli. Adım ne demiştim? Demedim mi? Merhaba. Bir şey söyle. Sus.
+Gökberk iyi misin?
-Sırada ki parça hiç tamamlayamadığım yapboz için gelsin… dörtXdört – Bazen
+Tamam artık. Zaten hastasın. Bugün daha fazla uzatmayalım. Gel bakalım ateşin düşmüş mü? Hala biraz var.
-E yuh.
+Hem canın kıymetli. Cumartesi akşamı yataktan kalkamıyordun nerdeyse. Hem de içmekten sızdın. Hastayken de hiç çekilmiyorsun kusura bakma. J
-Teşekkür ederim.
+Bir süre alkol yok. En azından iyileşene kadar. Sabahları da sürekli öksürerek uyanıyorsun. T-shirtle gezmekte yok. Tamam mı?
-Tamam.
+Öyleyse bugünlük bu kadar.
-Eve gidiyorum.
+Akşam haberleşiriz.
-Ben ararım seni.
+Sana ne oluyor?
-Aşık oluyorum. İyi günler.

Ps: dört X dört - Bazen eşliğinde...

7 Aralık 2011 Çarşamba

bu bir doğum günü yazısı değildir.

1.1.2011
“Size bir hikâye anlatayım ister misiniz? 11 yaşındayken mahalledeki bir plakçıya giderdim.  Orda çalışan biri vardı ve o benim ne sevdiğimi bilirdi. Ve bir gün bana bir albüm vermişti. Eve götürüp pikaba taktım ve anında nefret ettim. Yani gerçekten nefret ettim. Sadece anlayamıyordum. Bu yüzden tekrar çaldım, tekrar çaldım, sonra tekrar çaldım. Sonunda fark ettim ki; çalmadan duramaz olmuşum. O notaları dinleyip duruyordum. O gün şunu anladım; hayatım boyunca yapmak istediğim şey işte buydu. Anladın mı? Müzik yapmak...”
1.2.2011
Ben büyüdüm, bölündüm.
Kendimi onlarla bölüştüm.
Ayrılmış parçalarımla tek tek görüştüm.
1.3.2011
Hapse teslim edilen huzurun gırtlağını, ben kestim!
1.4.2011
Anlamaktı zor olan, kolaya kaçmak alınmaktı her şeye.
1.5.2011
Bak kocaman kirpikli Gökberk mutsuz. Her şey tatsız tuzsuz.
Hâlim biraz huysuz, yaptıkların mahsus.
Çünkü bildiklerin, bana mahsus!
Budala kuş,
Bu dala konma da, nereye uçuşursan, uçuş.
1.6.2011
İçinde ben ve benden bozma yansımalar,
Ben ve benden sızma hakiki gözyaşı var lan.
1.7.2011
Yaşananlara şahidimiz şems ve ay.
1.8.2011
Bir kulaç daha atsam, karadayım.
1.9.2011
Cevapların olmalı, çünkü sorularım vardı.
Her kekelediğinde yalan sinyallerin yandı.
1.10.2011
Yaşama karşı çocuklaşırken ilerler yaşım.
1.11.2011
Eteğini indirmek istediğin için hayat fahişe sana göre.
1.12.2011
Sen,
İstanbul'u bacaklarının arasına almışsın.
Aferin!
 Helal olsun, işi kapmışsın.

Acımasızca geçip giden zamandan, geriye kalan sadece yalnızlıklarımızdır.”

Yaşlanan bir gün bugün. Bavulu topluyor ve son vedası tıpkı dün gibi, köşeye çekilip ağlıyor. Bense yarına penceremden bakma gafletindeyim, gözlerim dolu ve ellerim tutuklu yüzüme.

Dudaklarım kilitli, hoşçakal bugün!
Sen de yolcusun, dünlerimde sorgusun ve 24lük yorgunsun.
Git de dinlen gidenlerle, yarınım kapıda bekliyor ve son veda zamanı.

Bu siyah saçlarımda saçlarım da saklı kar beyaz ve gözlerimde hep telaş. Panik, silik resimler ortasında bir küçük çocuktum. Hep konuktu başka gün ve çok soğuktu her geçen dün. Tıpkı sen gibiydi, giden o eski dünler. Geçmişin karanlığında, anılarımdı onlar. Bense bulamaz oldum onları hep selam gönderdim geride kalana, kanıtım yoktu yarına, yolcularımla ağladım, hiç misafir olmamıştı kimse; bunu, ben anladım. Sonbaharda katil oldu rüzgârlar, öldü tüm yapraklar. Yağmur aldı, gözyaşı ve rüzgâr oldu ruhlar, estiler yavaşça. Sen misali ağlamıştı, her dünüm usulca.

Aynalarda buğulu yüzümü göremez oldum.  Ve iyimserlik mateminde sarı gül tuttum. Hayallerim yok oldu. Koyduğum yerde yoktu hiçbiri. Tek yabancı bendim evde. Ve bir yalancı mumdu doğan güneş. Solan gülümdü, talan sonuydu, kalan resimdi, bir vesikalık gülen çocuktum. Yüzüme bakarak ağladım, yüzleşirken kendimle,  hıçkırıklarımla savaşır oldum, ertelendim yarına.
Reddedildim!
 
Gideni yolcu etti gözlerim ve gelene merhaba dedi bu kimsesiz dilim. Ortalarda gezinen oldu dilenci ellerim. Bu son demiydi sonbaharın, son yaprağında, son gülümsemek ki nefesi son çekişti içime, sonbahardı. Güz ağırdı, gün üzeri bir tebessüm etti yüz. Saklı kaldı her düşende kırılan onca göçebe his. Biz dünden olma, yarına varma garibeyiz.

Dudaklarım kilitli, hoşçakal bugün!
Sen de yolcusun, dünlerimde sorgusun ve 24lük yorgunsun.
Git de dinlen gidenlerle, yarınım kapıda bekliyor ve son veda zamanı.

Yalnızlık ömrüm boyuncu tanımadığım bir yabancıydı. Onunla şimdilerde beraber uyanıyoruz. Her yeni güne iki yalnız şarkılar yazıyoruz. Yorgunuz çok yorgunuz.

5 Aralık 2011 Pazartesi

Seans - 3 -Yüzleşme-

+Yüzüne ne oldu?
-Hayır. G.O.R.A esprisini yapmayacağım.
+Gökberk suratında ki tırnak izlerinin ne olduğunu söyler misin?
-Dün gece. Dün gece hiç güzel şeyler olmadı.
+Kustun mu?
-Kan kustum. Kan kusturdum.
+Kavga?
-Kendimden geçmiştim. Ne yaptığımı bilmiyordum. Bunu yapmaya hakkım yok ama delirmiştim. Herkese rezil olmuşum. Yalanlar. Kaldıramadım.
+Sen mi rezil oldun? Asıl bunu yaparak rezil oldun. O bunların olmasına sebep olduğu için rezil olmadı, sana yalanlar söylendiği için, küçük duruma düşürülmeye çalışıldığın için sen rezil oldun öyle mi? Dün gece ne yaptıysan, sen asıl dün gece rezil oldun. Ondan önce sadece “bekleyen” adamdın. Haksızsın demiyorum ama anlayışsız bir öküz durumundasın artık. Ayrıca sen nasıl bir adamsın? Kaç tane kişilik taşıyorsun içinde? Beraber dışarı çıktığımız gece, ben bu kadar kibar, aklı başında bir erkek çokta kalmamıştır herhalde diye düşünmüştüm. Bunları doktorun olarak söylemiyorum. O gece kadınların dilinden anlayan, şairlerden, filmlerden, filozoflardan konuşan adam, böyle bir şeyi nasıl yapabilir? Sen bu haldeysen… Onu düşünmek bile istemiyorum!
-Böyle olsun istemedim.
+Nasıl olsun istedin?
-Bilmiyorum. Yeter. Tamam. Artık bir şeyde sormak istemiyorum kimseye. Bilmekte istemiyorum.
+Bugün ki seansımız bitmiştir.
-Nasıl?
+Senin tek sorunun nefretin… Hırsın… Kinin… Başka bir sorunun yok. O yüzden bana anlatacağın, benimde sana yardımcı olacağım bir şeyde yok.
-Senin bu tavrının başka bir şeyle de alakası yok değil mi?
+Ne demek istiyorsun?
-Boş ver. Peki. Gidiyorum. İyi günler.


+Tamam, tamam. Sakin olalım ikimizde. Ben neden bu kadar sinirlendim bir anda bilmiyorum.
-Ben biliyorum.
+Tamam. Sigara içmek ister misin?
-Hayır. Ama geçen akşamdan biraz viski kalmış olmalıydı. Bir kadeh alabilirim.
+Kendime de koymalıyım.
-Sen sorma bugün. Ben anlatırım.
+Gerçekten mi?


-Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi, makbul biri değilim. Kötü adamı oynamayı sevdim hep, kanunsuzu, hergeleyi, serseriyi. İyi işleri olan sinekkaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam ben. Ümitsiz adamları severim, dişleri kırık, usları kırık, yolları kırık, kan revan içinde, dikiş izli adamları. İlgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar. Adi kadınlardan da hoşlanırım; kandırılmış, çorapları sarkmış, makyajları akmış, sarhoş, yalnız ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır, çünkü ben de serseriyim. Kanun sevmem, ahlak sevmem, sadakat sevmem, kural sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam.
+Bunları anlayabilecek kadar iyi bir doktorum.
-Hayata bir daha gelsem kedi olmak isterdim, bütün gün yer, içer, kıçımı yalayıp uyurdum.
+Bir dakika! Kedin. O gece bana kedinden ve uyuttuğundan, bunun senin için ne kadar zor olduğundan bahsettin. Ama daha önce ki seanslarımızda bundan hiç bahsetmemiştin.
-Kedim. Kızım benim. Yaşarken sadece benim değildi. Annesi de çok severdi. O da eminim ki annesini severdi. O ölürken, yani iğneyi ben vururken, annesi artık başka biriyleydi. Öldüğün de sadece benim kızımdı. Düşünsene, bunların hepsi otuz günde oldu. Kızımdan kimseye bahsetmek istemiyorum bu yüzden. Yalnız uyumak en çok o olmadığı için beni rahatsız ediyor.
+Gördüğün her kediyi “Bak kediyi gördün mü?” diye göstermeni anlıyorum şimdi.
-Anlayamazsın.
+Neyse, ben bugün dinliyordum.
-“Tanrı, insanda kötü bir gün geçirmiş olmalı.” demiş Kafka ve eklemiş: "Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinle. Dinleme bile, sadece bekle. Bekleme bile gerçekten sakin ve yalnız ol. Dünya özgürce sunacaktır kendini sana… Maskesinden sıyrılmak için başka seçeneği yok. Huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine..." Ama öyle olmadı. İlk defa, Kafka yanıldı. Oysa bizler ağaçlar gibiyiz. Ne kadar yükseğe ve aydınlığa çıkmak istersek, o kadar kök salıyoruz yere, aşağılara, karanlığa, derinlere kötülüğe.
+Kendini ne güzel anlatıyorsun.
-Kendimden hiç söz etmeyecek kadar soylu bir iki yüzlülüğe sahip değilim. Ama bazı itiraflar daha büyük yalanları saklamak için yapılır. Onu da biliyorum.
+Devam et.
-Uygarlık tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyorum beynimde.


+Biraz daha dün geceye dönelim mi? Neler oldu?
-Aslında dönmemize gerek yok. Zaten kararsızlığın, boşluğun, onu, bunları yapmaya iteceğini, benim de ona güvenmemem gerektiğini biliyordum. Ona bunları yapma hakkını ben tanıdım. Benimle öyle konuşabilme ve davranabilme hakını…
+”Ya ?” dedin di mi? Ya da “ama”?
-Evet. Ama öyle olmadı.
+Şimdi biraz daha iyi misin?
-Vicdan azabı çekiyorum. Ne yaparsa yapsın, bunlar olmamalıydı.
+Çekip gitsen…
-Daha ağır bir davranış olurdu. Ama o şunu unutmuştu: Bir kurbanın yoldaşı o kurbandan daha çok acı çeker. O bunu hesaba katmadı.
+Bir kadeh daha?
-İçkiye hayır dediğim görülmemiştir.
+Al bakalım.
-Aslında samimiyetine güveniyorum biliyor musun? Sanki sana bu konuşmalar için 250 TL. ödemiyormuşum gibi.
+Dışarı da oluğumuz gece için ücret almadım. Biraz kırıcı oldu bu cümle.
-Şunu anlatmaya çalışıyorum. İlkokuldan sonra Galatasaray Lisesi’ne annemi özlerim diye gitmedim. Ortaokul’da Efes Pilsen’e Çıdam’ı özlerim diye gitmedim. Tek tercihimin Keşan Anadolu Lisesi olmasının sebebi Gülşah’ın orada okuyor olmasıydı. Elif’i gördüğüm de Keşan’a yeni gelmişti ve Final Dershanesi’ndeydi. Kendimi Uğur’dan attırıp, Final’e geçmek için kıçımı yırttım. Başardım da. Melisa için tüm dostlarımı karşıma aldım. Diğer Elif’i görmek için, doktorun söylediklerini annemlere söylemeyerek, iki ay daha evde yatmam gerekirken, İstanbul’a dönebilirmişim deyip, Elif’i görmeye gittim. Şimdi düşün doktor: Ben, bu kadınların hiç biri bunları bilmeden, sanki onlar için bunları yapıyormuş gibi kendimi kandırarak bu hataları yaptım. O yüzden bir başka kadının beni iyi edebileceği duygusu bana çok uzak. Ben dayanamam bir gün senin içinde bir şey yapıyormuş gibi kendimi kandırarak bir hata yaparım.
+Yanlış anlayabileceğim bir şey söylüyorsun.
-Gülelim mi?
+Kaç karakterin var senin? Allah aşkına? O gece o kadar eğlendim ki… Çok neşeliydin. Bana söylediklerinden eser yoktu. Süslü cümlelerin hariç.
-Ben geceleri hep neşeliyim. Geceyi seviyorum aslında. Abim “Gecenin şahidi olmaz.” derdi hep. Ben hep o yüzden geceleri delirdim. Ya da sizin de sevdiğiniz gibi, geceleri sevildim. Karanlık çöktüğün de, ışıklar söndüğünde, sende iyi bilirsin ki, ne dost kalır, ne arkadaş. Ne hasta kalır, ne doktor.
+Bunları da yayınlayacaksın değil mi?
-Adımı vermediğin sürece her şeyi yazabilirsin demiştin. Bu yüzden her şeyi kaydediyorum. Hem havalı duruyor. Senin de dediğin gibi, onlarca süslü cümle kullanıyoruz.
+Deri montunu çıkarmama sebeplerinden biri değil miydi bu? “Havalı duruyor.” demiştin.
-Büyümeye ihtiyacım var.
+Çok…
-Hadi büyüt beni. Bunun için buradayım.
+Kimse bu riski almak istemez, seni gerçekten tanıyan. Nasıl olsa ismimi vermediğine göre açık konuşabilirim. Doktor ve hasta sıfatlarını bir kenara bırakalım. Kimse senin hayatında olmak istemez gerçekten. İnsanları dengesizlikleriyle suçlayan sen, dengesizin en büyüğüsün. Sana kaç tane Gökberk gördüğümü anlatayım mı? Burada, kendinden emin, ne istediğini bilen ama bunu dile getiremeyen bir adam, kedi gördüğünde deli gibi koşturup sevmeye çalışan bir çocuk, köpeklerden korkan ama yine de onlarla yakın olmaya çalışan bir çocuk, içki masasına bir bayanla oturduğunda karşısındaki kadının ne duymak istediğini bilen ve ona göre konuşan bir adam, seninde dediğin gibi ışıklar söndüğünde, dört duvarın arasında, her şeyi kapının dışında bırakıp sadece yanında ki kadını mutlu eden bir adam, sabaha karşı uyanıp “Gün doğuyor, sevişelim mi?” diye fısıldayacak kadar romantik, sabah kahvaltı hazırlayacak kadar romantik ama bir gece de, seninle ilgili her şeyi –dün gece ki gibi- bok edecek kadar öküzsün. Şimdi söyle seni gerçekten tanıyan hangi insan seni sevebilir ki?
-Gidebilir miyim?
+Hadi Gökberk. Süslü cümlelerini bir kenara bırak ve kimseyi kandırma. Gerçekleri konuş. Sen hangisisin?
-Hiç biri.
+Öyleyse?
-Yalancının tekiyim. Oyunlar oynayan, insanları kandıran, herkese farklı davranıyormuş gibi gösterip, herkese aynı şeyleri söyleyen yalancının tekiyim. Oldu mu?
+Zor gözüken ama basit adamsın.
-Sende… Kadınsın. Gördün mü? Üstüne gelirsem, saldırırsın. Kedi gibi. Kocaman bir kedi. Her kadın gibi. Çok seversem saldırırsın, çok itersem saldırırsın. Siz kadınlar… İşte bu yüzden, sizleri seviyorum ve nefret ediyorum.
+Öyleyse biraz müzik?
-The End.
+Çok seviyorsun değil mi bu adamı?
-Başaramayacağımı bildiğim halde o olmak isteyecek kadar. Bu kadar alçakça, bu kadar büyük.
+Hadi bana en sevdiğin şarkıları söyle. Hemen. Aklına gelenleri.
-Neden?
+İstiyorum.
-Peki.
People are Strange – The Doors
Riders on the Storm – The Doors
Love Street – The Doors
The End – The Doors
November Rain – Guns’n Roses
This I Love – Guns’n Roses
I just Want You – Ozzy
Metallica’da ayrım yapmam sanırım.
Aslında bu liste böyle akar gider. Bunu neden yaptığımızı anlayamadım.
+Doğum günün için. On birinde tekrar görüşücez.
-Öyleyse, Riders on the Storm dinlemeden uyumadığımı biliyorsun.
+Uykuya dalarken, titrediğini de biliyorum.
-Sanırım bir sonra ki seansımız olmamalı.
+Gerçekten bunu mu istiyorsun?
-İstemezsem ararım.
+Sen meraklı bir insansın.
-Bu sefer böyle yaparak gerçeğin sınırlarını deniyorum belki de. Bakalım neler olacak.
+Hepsi bu mu?
-Evet. Sadece merak. Bu arada, çalışmışsın?
+Kuyruklu yıldız olmak istediğini biliyorum.
-İnfilak etmeye karar verirsem, Pazar günü 11’de ararım.
+Bir daha böyle bir şey göremeyecekse kimse, ben son gören olmalıyım. Bunu hak ediyorum bence.
-Kadın. İyi günler.